7 Ekim 2015 Çarşamba

spektor.


"...I don’t sit down with an agenda and go, “I’m going to write a song about…” you know? I just start playing a little bit on the piano, and then I start singing a little bit, and then it’s over — and there’s a song. Sometimes, very rarely, I can trace the ancestry of a lyric, and I’ll be like, “Oh, it’s a combination of that person I saw in the street and that one painting I saw in a museum, and that one movie I saw,” or something like that. But for the most part, it’s not really clear even to me. People think that if you can’t explain a linear meaning, then the song’s meaningless, or that you just put words together because they sound nice. But it’s not that either. It feels completely meaningful — it all means very exact stuff. I even feel like it’s super important to use “a” instead of “the” in some songs, you know? I’ll be moving tiny little things around in my mouth, and then I’ll get them just right and it sort of freezes — and that’s fate."

Regina Spektor - http://www.spin.com/2009/05/qa-regina-spektor/

3 Ekim 2015 Cumartesi

atay.


"... Bu kötü hayatı sanki doğmadan önce de yaşamıştım; kendime yakıştırdığım yaşantıları doğmadan önce de okumuştum. Kötülüklerimin bile kendime, öz varlığıma ait olduğuna inanmıyordum. Belki yüzyıllardır, yüzbinlerce insan böyle kasvetli bir tabiatın ortasında, gizli mezheplerden tehdit mektupları alıyordu. Geçmişimi pek iyi bilemiyordum, bu insanları belli belirsiz hayal edebiliyordum; fakat, bir noktayı çok iyi biliyordum: Onlar bu olayı da değerlendirmesini bilmişler, gerçekten korkmuş, gerçekten acı çekmişlerdi; gerçekten çaresiz ve yalnız kalmışlardı. Ben ucuz bir romandım. Hayır, kötü bir edebiyatın bile bir gerçekliği vardı: Can sıkıcı taklitçilikleri bile benden gerçekti. Ben yoktum; hatta ben yokum, olmadım diyemeyecek bir yerdeydim; kelimeler bile yanyana gelerek beni tanımlamak istemezlerdi. Ne olurdu benim de kelimelerim olsaydı; bana ait bir cümle, bir düşünce olsaydı. Binlerce yıldır söylenen milyonlarca sözden hiç olmazsa biri, beni içine alsaydı! Çok insan için söylendi ama, sana da uygulanabilir denilseydi. (Bu sözleri başkalarıyla paylaşmaya razıydım. Başka çarem yoktu.) Kendime gerçekten acıyabilseydim, gerçekten ümitsiz olsaydım. (Olumlu durumları aklıma getirmeye cesaretim yoktu.) Sonra yavaş yavaş, adım adım doğrulurdum. "

"... Sonra ikimiz başbaşa yemekler filan yedik. Bu arada, başka çiftlerin de başbaşa yemek yediklerini farkettim ilk defa. Ben de artık, yemekten sonra kızı evinin kapısına kadar götürüp öpenlerden biri olmuştum; fakat benim davranışlarımda yürümeyen bir şey vardı. Yalnız olduğum gecelerde, başbaşa yemek yiyen çiftlerden bir ikisini izledim. Evet, onlar başkaydı. Belki onlar, düzgün bir yaşantının tabii bir sonucu olarak birbirlerini bulmuşlardı; belki sevgi diye bir şey vardı ortada. Birbirlerine bakışlarından, yolda yürüyüşlerinden, ayrılışlarından bunu seziyordum. Öfkeleniyordum. Onlar yapınca başka oluyordu. Belki de yemek yerken bizi gördükleri zaman içlerinden gülüyorlar, alay ediyorlardı. Herkese gülünç oluyordum. ..."

Korkuyu Beklerken - Oğuz Atay

márquez.

"...Birkaç saat sonra uykusuzluktan bitkin halde Aureliano'nun işliğine gidip, 'Bugün günlerden ne?' diye sordu. Aureliano, salı olduğunu söyledi. José Arcadio Buendia, 'Ben de öyle sanıyordum," dedi, "ama bir baktım ki, dünkü gibi daha hala pazartesi değil miymiş. Gökyüzüne bak hele, duvarlara bak, bugün de pazartesi.' Onun sapıklıklarına alışık olan Aureliano hiç oralı olmadı. Ertesi gün, yani çarşamba günü José Arcadio Buendia yine işliğe girdi. 'Felaket bu,' dedi. 'Şu havaya bak, güneşin vızıltısına kulak ver, her şey tıpkı dünkü ve önceki günkü gibi. Bugün de pazartesi' ... "

Yüzyıllık Yalnızlık - Gabriel Garcia Marquez

random.

"Uygar insanlar dans ederken geçmişteki hayvani doğalarıyla yeniden bağlantı kurarlar. Dans etmek onlara mekanik bir satranç taşı ya da ağaç kökü değil, etten kemikten olasılık dalgaları olduklarını hatırlatır."

B, Bira - Tom Robbins

"İnsan hayatının yarısı uydurmakla geçer, kendini uydurur, kızı uydurur, zararsız bir eğlencenin ötesine geçen bir şeyler yaratır. İşin tuhafı, bunu kimseyle paylaşamaz."

"Ne saçma bir düştü mutsuzluk."

"Ölüm, bir direnmeydi. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı -insanlar gizemli bir şekilde ellerinden kaçan öze ulaşamayacaklarını anlıyorlar, yakınlık uzaklaşıyordu, tat yok oluyordu. Bir kucaklaşma vardı ölümde."

Mrs. Dalloway - Virginia Woolf

"Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yalnız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi."

"Yuvarlak dünyanın üstünde fiyortlar, berzahlar, limanlar doludur. Denizler, karalardan daha geniştirler."

Sait Faik Abasıyanık

"Belki de, son tahlilde, yüreğimizi burkan şey başkalarının erdemleri değil de, onları en çıplak halleriyle, olanca kederleri, aç gözlülükleri ve budalalıklarıyla gördüğümüzde içimize neredeyse bir ok gibi saplanan o iliklerine dek tanıma duygusu. Erdemler de gerekli elbette -bazı erdem türleri- ancak Emma Bovary'yi, Anna Karenina'yı, ya da Raskolnikov'u önemsememizin nedeni, iyi insanlar olmaları değil. Onlara ilgi duyarız, çünkü tapılası, hayran olunası kişiler değiller, çünkü onlar bizden birileri, çünkü büyük yazarlar buna rağmen bağışladı onları."

Gece İnerken - Michael Cunningham

salinger.


"Ben diyorum ki, hakiki sanatçı-kahin, güzelliği üretebilen ve üreten o semavi budala, esas olarak kendi vicdanıyla, kendi kutsal insani bilincinin kör edici biçimleri ve renkleriyle gözü kamaşarak ölür."

"... daha önce alenen ilan ettiğim gibi, mutlu bir yazar olduğum halde, ne şimdi ne de hiçbir vakit asla neşeli bir yazar olmadığıma yemin edebilirim; bereket versin her zamanki neşesiz düşünceler profesyonel kotasından bana da tahsisat yapıldı."

"Dramatik satırbaşı boşluklarından bütün kalbimle nefret ederim ama, sanırım bu mesele için yeni bir paragrafa ihtiyacım var."

"Neye gülümsüyordum, biliyor musun? Mesleğinin yazarlık olduğunu yazmıştın. Bana duyup duyacağım en güzel örtmece lafmış gibi geldi. Yazmak ne vakit senin mesleğin oldu ki? O sadece senin dinin oldu, asla başka bir şey değil. Asla. Şu anda biraz fazla heyecanlıyım. Gerçekten senin dinin olduğuna göre, öldüğünde sana ne sorulacağını biliyor musun? Ama ben sana önce, sana neler sorulmayacağını söyleyeyim. Öldüğünde harika, etkileyici bir yazı üzerinde mi çalışıyordun diye sorulmayacak. Uzun muydu kısa mıydı, hüzünlü ya da komik miydi, yayımlandı mı yayımlanmadı mı diye sorulmayacak. Onun üzerinde çalışırken formda mıydın formsuz muydun diye de sorulmayacak. Hatta bittiğinde senin de sürenin dolacağını bilseydin, üzerinde çalışmak isteyeceğin yazı bu muydu diye bile sorulmayacak - Sanırım bu bir tek zavallı Sören K.'ya sorulacak. Sana sadece iki soru sorulacağından eminim. Yıldızların ne zaman çıktı? Yüreğini harıl harıl satırlara döküyor muydun? Her iki soruya da evet diye cevap vermenin ne kadar kolay olduğunu bir bilsen."

"Onun bilyesine -İra'nın bilyesine- vurursan memnun olacaksın, değil mi? Memnun olmayacak mısın? Ve eğer birinin bilyesine vurduğunda memnun oluyorsan, gizliden gizliye bunu yapmayı pek de beklemiyordun demektir. Öyleyse içinde biraz talih olmalı, şöyle epeyce kaza olmalı."

"Bununla işim bitti. Ya da, onun benimle işi bitti. Zihnim esas itibariyle daima herhangi bir tür sonda duraksamıştır. Çocukluğumdan bu yana, sırf o yaşlı Çehov-yemleyen yaygaracı Somerset Maugham'ın bir Başlangıç, bir Orta ve bir Son dediği şeyden var diye kaç hikaye yırtmışımdır acaba? Otuzbeş mi? Elli mi? Yirmi yaş civarındayken tiyatroya gitmekten vazgeçmemin binlerce nedeninden biri de, sırf yazarın biri ebediyyenaptal perdesini kapatıyor diye, kuyruk olup tiyatrodan çıkmaya müthiş içerlememdir."

Yükseltin Tavan Kirişini, Ustalar ve Seymour: Bir Giriş - J. D. Salinger

"Yola düşüp bütün dünyayı dolaşsan, şu İsa duanı sana doğru dürüst okumasını öğretecek bir üstat-bir guru, bir kutsal kişi- bulmak için, bunun ne yararı olacak sana? Sen daha burnunun dibinde duran bir kase kutsanmış tavuksuyu çorbayı görmezken, basbayağı kutsal bir kişiyi gördüğünde onu nasıl tanıyabileceksin, ha?"

Franny ve Zooey - J. D. Salinger